|
Yeniden
Merhabalar
Uzun bir
aradan sonra nihayet köşeme döndüm. Bu ayrılığa sebep güzel
gelişmeler oldu. Öncelikle yaşadığım şehri ve işyerimi
değiştirdim. Bir süredir yerleşme telaşıyla yazılarıma ara
vermiştim. Bundan böyle çalışmalarıma Ankara’da ve Ankara
Üniversitesi Dikimevi SHMYO’ nda devam edeceğim. Ancak
Zonguldak ve Karaelmas Üniversitesi SHMYO daima yüreğimin ve
aklımın bir köşesinde olacak.
Bu yazımda
sizlerle yaşanmış bir olayı paylaşmak istedim. Belki pek çok
kez dile getirdiğimiz şeyler; ülkemizin sağlık sistemi,
hastaneler, sağlık hizmeti üretmenin ve kullanmanın
sıkıntıları... Ama bu sefer yakın bir zamanda yaşanmış ve
hatta yaşanmaya devam edilen ve sizlerinde ilgisini çekeceğini
düşündüğüm bir olay var.
Birkaç hafta
önce hamile bir yakınımız sezaryen ile “X” ilinin SSK
Hastanesi’nde prematüre bir bebek dünyaya getirdi. Doğumdan
sonra akciğerlerinin yeteri kadar gelişmediğinden endişelenen
doktorlar bebeği ambulansla Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da
bebeği bir sigorta kurumunun çocuk hastanesi kabul etti. Bebek
yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırıldı.
Daha önce
-yaklaşık 5 yıl- yenidoğan yoğun bakım hemşireliği yaptım. Bu
nedenle izin verirseniz hastane şartlarını ve bebeğin
yaşadıklarını bu gözle değerlendirmeye çalışacağım.
Bebek
hastaneye geldiğinde kilosu 1500 gramdı. Bu kadar düşük
ağırlıklı ve erken doğmuş bir bebeğin anne karnındaki konfora
ve hijyenik ortama yakın şartlarda bakım görmesi gerektiğini
biliyorum. Ancak aynı zamanda bir eğitim hastanesi olan çocuk
hastanesinin koşullarını gördükten sonra doğru bildiğim
şeylerin bu hastane için geçerli olmadığını düşündüm. Doktor,
hemşire ve diğer sağlık personelinin özverili ve iyi niyetli
çalışmalarına sözüm yok. Ancak hastanenin fiziksel şartları
bundan 25-30 yıl öncesi ve kırsal kesimde bir hastaneyi
anımsatıyordu. Yeni doğmuş ve problemli bebeklerin bulunduğu
bu kısımda hijyene yönelik hiçbir tedbir göremedim.
Düzeltiyorum, bir tek tedbir (!) vardı. O da çalışanlar
dışında hiç kimsenin o bölümün kapısından içeri alınmamasıydı.
Ancak bebeğimizin durumu hakkında tıbbi bilgi almak
istediğimde hemşire olduğumu söyleyip kendimi tanıttıktan
sonra –böyle bir talepte bulunmadığımız halde- beni ve
yanımdakileri bir galoş bile giydirmeden bu bölüme aldılar.
Orada
bulunduğum süre içinde bebeklerin beslenmeleri gerektiğinde
annelerinin kapı önüne çağırıldığını ve kuvözdeki haliyle
bebeklerin dışarıda bekleyen annelerine teslim edildiklerini
gözlemledim. Yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki bebeklerin
beslenme koşullarının da son derece hijyenik olması gerekir.
Bu işle görevli eğitimli bir personel olmalı ve mama mutfağı
en az yoğun bakım ünitesinin koşullarını taşımalıdır. Üzülerek
gördüm ki, bu konuda da olumlu bir görüntü yok. Anne
sütlerinin ve mamaların bulunduğu buzdolabı, mutfak ve
biberonlar pislik içinde. Kliniğin temizliğinden sorumlu
olduğunu üniformasından anladığım bir bayan sütleri ısıtıyor
ve görevli hemşireye teslim ediyor.
Ortam
koşullarını bu şekilde özetlemek mümkün. Gelmek istediğim
nokta aslında şu: 1500 gram doğan prematüre bebeğimiz bu
koşullarda yaklaşık on gün kaldı. Biz her gün kapabileceği bir
enfeksiyonun endişesinde bir an önce çıkması için dilekte
bulunuyorduk. Nitekim doktorları da bizimle aynı şeyi
düşünerek, beslenmesi iyi giden bebeğimizi kilosuna bakmadan
taburcu etti. Taburcu işlemleri sırasında bebeğin kilosuna
vakit olmadığı için bakılamadığı söylendi. Aileye verilen
epikrizde bebeğin son kan değerleri ve kilosu yoktu. Matbu
hazırlanmış bir tavsiye mektubu ve bebeğin alması gereken
ilaçların listesi de epikrizle birlikte aileye verilmişti.
İlaç listesinde, bebeği olanlar bilirler, demir preparatı
içeren bir de damla var. Ancak yanında bir ay sonra başlanması
gerektiği yazılı. Bebeğine kavuşan aile tüm bu bilgilerle
şehir dışındaki evlerine döndü. Yaklaşık beş gün sonra bebek
kötüleşti ve aile en yakın çocuk doktoruna başvurdu. Doktor
çocuğu hemen üniversite hastanesi bulunan en yakın ile sevk
etti. Oradan bebeğin ihtiyacı olabilecek solunum cihazının
olmadığı söylenerek bir psikiyatri uzmanı tarafından tekrar
Ankara’daki çocuk hastanesine sevki yapıldı. Geri geldiğinde
bebeği karşılayanlar arasında ben de vardım. Kan değerleri
düşen bebek beslenememiş, kilosu 1300 grama düşmüş,
beslenemediği için güçsüz kalmış ve solunum yetmezliğine
girmişti. Doktorlar bebeğin demir preparatını başlamadığı için
aileyi suçladı. Ancak epikrizi ve reçeteyi gösterince sanırım
onlar da kendilerinden kaynaklanan bir ihmal olduğunu fark
etti. İyi niyetinden şüphe etmediğimiz doktor ve hemşire
arkadaşlarımızı eleştirmek değil niyetim. Sadece şunu ortaya
koymaya çalışıyorum. Büyüteçle baktığımızda küçük bir kesitini
gördüğümüz bu sistem Prematür bebeğimiz gibi ona hizmet
vermeye çalışan sağlık çalışanlarımızı da çarkları arasında
ezmeye devam ediyor.
Fazla söze
gerek yok belki, ama üzerinde fazlaca düşünmeye gerek var
kanaatindeyim.
Sevgi ve
sağlıkla kalınız...
08.09.2004
|